mavi kız hikayeleri - blue girl stories


I am not in this world to live up to your expectations, and you are not in this world to live up to mine.
You are you, and I am I, and if by chance we find each other,
it's beautiful.


If not, it can't be helped
.



There was an error in this gadget

Thursday, May 16, 2013

Saturday, March 23, 2013

Wednesday, February 13, 2013

Monday, December 03, 2012


Aşk.
Ne demekti aşk?
Nelere kadirdi?
Gerçek miydi?
Öyle olduğunu sanmıştı, emindi hatta. 
Yıllarca üstelik.
Ama durup düşüdüğünde şimdi, bunca zaman sonra, emin olamıyordu.
Aşık olmuş muydu ona gerçekten?
Gerçek.
Tüm soruları dönüp dolanıp aynı noktaya geliyordu sanki:
Gerçek neydi ki?

"Nişanlandı." dediler. 
Şaşırmamıştı, ama yine de elinde olmadan bir kaç damla gözyaşı akıtmıştı. 
Çok istemişti onu sevmeyi, çok istemişti onun tarafından sevilmeyi - işin aslı, bir onu böyle sevmek istemişti, bir onun tarafından öyle sevilmek istemişti... 
Ama korkaktı. Hiç bir zaman bunu ona hissettirmeye, söylemeye veya göstermeye cesaret edememişti. 
Anlasın bile istememişti ki! 
Kendi kendine, uzaktan uzağa, sessizce sevmişti onu yıllarca. 
Onunla karşılaşmaz, konuşmaz hale geldiğinde bile, onu sevmekten hiç vazgeçmemişti. 
Zaman geçti.
"Bitmiş..." dediler. 
Hiç bir şey yapmadı mavi kız. 
Hiç bir şey yapmadı.
Hiç bir şey.
Aylar geçiyordu, mevsimler değişiyordu, hayatı allak bullak oluyordu ve o hiç bir şey yapmıyordu... 
Hiç bir konuda.  
"O burda...Türkiye'de." dediler.
Biliyordu. 
Hep bilirdi zaten. 
En kalabalık yerlerde, en olmadık zamanlarda, hiç akla gelmeyecek şekillerde, arkası dönükken bile gelse, hissederdi her seferinde. 
Aylar sonra, ona dair gelen ilk ve tek haber, mavi kız onu yıllar sonra ilk kez rüyasında gördükten hemen sonra gelmişti..."O burda...Türkiye'de."
Neden biliyordu?
Neden hissediyordu?
Neden hala? 
En çok da "bir anlamı var mı bunun?!" sorusu dolanıyordu aklında. 
Tamamen raslantısal bir durum muydu yoksa? 
Düşünmek istemiyordu.
2 gün öncesine kadar aylardır düşünmediği o'nu, saatlerdir aklından çıkaramıyordu.
Yeni bir düş görme korkusu onu gecenin derinliklerinde uykusuzluğa itiyordu. 
Düşlemek istemiyordu.
Mavi kız kendi hayal gücünden korkuyordu.
Mavi kız o'na dair küllerini hardan koruyordu. 

Thursday, November 29, 2012

15 Kasım sonrası

Fark ettim ki, ben istemsiz olarak, burayı "ruhumun emo çukuru" haline getirmeyi başarmışım - bravo bana. Buna ihtiyacım varmış demek ki. Yaşıma rağmen içimde bir türlü tükenmek bilmez bir ergen var ve işin aslı zaman zaman bundan utanıyor olmam gerektiği kulağıma fısıldansa da, ben yine de sahip çıkıyorum ona...

Yavrım çok hassas - yazık. 



Mavi Kız iki haftaya yakın sustu. Biraz ağladı. Taze anılarını gömdü. İç sesini bastırdı. Kahkahalarla güldü. Zaman diye tekrarlıyordu her fırsatı olduğunda kimseye belli etmeden - içinden; Zaman şu anda güvenebileceğin tek sabitin senin - aktığı bilgisi tek gerçeğin...akıyor ve geçiyor - dayan. Ebruli Adam gitmişti, ama bir türlü bitmek bilememişti. Bekliyordu Mavi Kız. Eninde sonunda, aynı gidişi gibi, bitişi de olacağını bilerek bekliyordu. O zamana kadar Missy piyano çalıyor, Mavi Kız dinliyordu. 




Tuesday, February 28, 2012

geri dönmeyecek

Önünü bile görmesine izin vermeyen bir kar yağışı sırasında, uzaklara dalmış bir şekilde, yıllardır aklında olan, ama hiç bir zaman sesli olarak dile getiremediği iki kelime döküldü dudaklarından mavi kızın: geri dönmeyecek.

Şaşkın değildi. İşin aslı, üzgün bile değildi. Ama yine de akıyordu sessiz yaşlar ve akıl sır erdiremiyordu neden bu kadar zaman önceden zaten kabullendiği bir gerçeğin gerçekleştiği haberi karşısında böyle tepki verdiğini. 

Mavi kız onu çok sevmişti. 

İşin aslı, ömrü boyu bir onu böyle sevmişti. Onu o kadar çok sevmişti ki, sevgisi yüzünden onu hep itmiş, ondan hep kaçmıştı. Çünkü o mutlu olmayı hakediyordu. Ve mavi kız onu mutlu edemeyeceğine öylesine emindi ki...

Her zaman o rüzgar derdi ve estiği, esip geçtiği sürece var diye açıklardı arkasından, çünkü  gidişleri de gelişleri kadar doğal diye düşünürdü. Ama bu kez, uzun süre önce esip giden o rüzgarın, sandığının aksine beklenmedik bir zaman ve beklenmedik bir yerde yine yeniden saçlarını dalgalandırarak, içine işlercesine esmeyeceğini öğrendi.   

Şaşkın veya üzgün değildi ama, içi acıyordu mavi kızın. 


Küçük Prens...geri dönmeyecek! 

kim bilir gül kaç kez bunu düşünerek hüzne boğulmuştu? diye geçirdi aklından sessizce kar yağışını izlemeye devam ederken mavi kız.  



Thursday, January 26, 2012

at least I dream.

As she exhaled the smoke of her cigarette she mused to herself 
if I stop dreaming...then I'll only be sleeping.

Over the Rainbow ©Dream of Stars

Sunday, January 08, 2012

...!!!

Farklı olmanın sancısını hiç şu son 6 ayda hissettiği kadar kuvvetli hissetmemişti mavi kız. Karşısında oturan turuncu kadın Senin gibiler akla öncelikle gelmezler böyle işlerde, gelseler bile getirecekleri zararın faydadan çok olmasından korkulur, es geçilirler...senin gibiler, farklı olan ve bunu benimseyen bireyler, risktir. diyordu ve içinde kıpkırmızı alevler harlanıyordu mavi kızın. Nasıl bu kadar sığ, nasıl bu kadar korkak ve nasıl bu kadar münasebetsiz olabiliyordu, hani en azından o farklıydı diğerlerinden? Belki de öyleydi sahiden de, kimse ne yönde farklı olduğu ile ilgili bir şey söylememişti neticede. Farklı olanlar konusunda bu kadar olumsuz anlamda önyargılı olması farklı olmadığı anlamına gelmezdi ki...Mavi kız yanlış anlamıştı, zaten hep yanlış anlıyordu. Ya da...Belki de hiç anlamıyordu.

Sunday, January 01, 2012

Uyanmak Zorunda Hissetmek

I was a little girl alone in my little world who dreamed of a little home for me. I played pretend between the trees, and fed my houseguests bark and leaves, and laughed in my pretty bed of green. I had a dream that I could fly from the highest swing. I had a dream. Long walks in the dark through woods grown behind the park, I asked God who I'm supposed to be. The stars smiled down on me, God answered in silent reverie. I said a prayer and fell asleep. I had a dream that I could fly from the highest tree. I had a dream. Now I'm old and feeling grey. I don't know what's left to say about this life I'm willing to leave. I lived it full and I lived it well, there's many tales I've lived to tell. I'm ready now, I'm ready now, I'm ready now to fly from the highest wing. I had a dream.

Saturday, December 10, 2011

dök



mavi kız birçok şeydi, ama her şeyden önce ve öte o kut’a, kutsal’a, hayata dair anlayabildiğinden fazlası olduğuna sessizce inanan ve bu inancı doğrultusunda yaşamayı seçenlerdendi. O, ellerinden birini Fatima’ya vermiş, karşılığında da ondan el almıştı. 

Elinde değerli hediyesi, işlemeli kepçesi ile bir süredir hanesine musallat olmuş dertlere karşı savaş açmaya hazırlanırken, nouvelle vague’dan in a metter of speaking çalıyordu kısık sesle arkada. Önemli olan ne ne söylediğim, ne de ne yaptığım değil aslında, önemli olan niyetim ve duygum… diye tekrar ediyordu içinden. Bu ne bunu ilk yapışıydı, ne de son olacak değildi, ama mavi kız bu kez başka türlü heyecanlıydı - belki de bu kez biraz da korkuyordu. 

Tuesday, November 29, 2011

saflık...salaklık.

İnce bir çizgi ile ayrılıyordu saf ve salak, yine anlıyordu mavi kız. Birbirlerinden yalnızca incecik bir çizgi ile ayrılıyorlardı… Aynadan yansıyan görüntüye bakıyordu, o saf dediklerine ve yalnızca salak olanı görebiliyordu. Bir eli ile yanağına dokundu, alev alev yanıyordu o pembe, yumuşacık ten. Sonra bir eli ile de yansımasına dokundu, bu kez parmakları kusursuz, sert ve serin yansımalarına deydi. Aynanın diğer tarafına, orda yaşayan o kıza özendi mavi kız. İnsanlar henüz anlayamamış, onun salaklığını hala saflığı sanıyorlardı. O da o anda çevresini saranların birçoğu gibi, salak değil de saf olduğuna inanmayı çok istedi. Yanağından indi eli. Sanki o el, artık ona ait değildi. Gecenin bir yarısı uzak, soğuk ve yabancı bir memleketin karanlık ve tenha sokaklarında, bir başka el ile öyle sımsıkı tutuşmuştu ki, birinin nerde bitip diğerinin nerde başladığı bilemiyordu. Hâlbuki ne kadar büyük bir saçmalık olacağını kendine sayısız defa tekrar etmişti mavi kız! Gider gitmez, ilk gün… Otele varır varmaz, tanıştığı ilk er… yuh, daha neler?! Her fırsatta tekrar etmişti: yuh, daha neler?!

Kendini neye inandırmak isterse istesin mavi kız, gerçek alenen ortadaydı: o saf değil, bariz salaktı. İşin fenası, bunun farkındaydı. Aynadaki eli hızla göğüs kafesine gitti. Bir yıl, bir ay ve bir gün önce elini vermişti o kertenkeleye… Bir yıl, bir ay ve bir gün sonra kalbine ince bir sızı girmişti... Aynaya arkasını döndü mavi kız, çünkü salaklığını bir tek kendine saflığı ile gizleyemiyordu. 

Tuesday, November 22, 2011

Monday, November 07, 2011

Tuesday, November 16, 2010

64

Yürek! Onu unutacağız!
Bu gece – sen ve ben!
Sen verdiği sıcaklığı
unutabilirsin –
Işığı unutacağım ben!

İşini bitirdiğinde, ne olur söyle
Ki hemen başlayayım!
Çabuk ol! yoksa sen oyalanırken
Ben onu hatırlarım!

- Emily Dickinson 

Saturday, November 13, 2010

Quotation

"Looking back at the worst times, 
it always seems that they were times in which there were people who believed with absolute faith and absolute dogmatism in something. And they were so serious in this matter that they insisted that the rest of the world agree with them. And then they would do things that were directly inconsistent with their own beliefs in order to maintain that what they said was true." 
—The Meaning Of It All: Thoughts of a Citizen-Scientist, 1998, Richard Feynman

Sunday, October 24, 2010

Bi uyuyup uyanmak

Çok acıyordu canı mavi kızın. O kadar çok acıyordu ki, artık içinde tutamaz olmuştu – elini attığı her şeye; yazılarına, resimlerine, sözlerine ve en çok da gözlerine bulaşmıştı içindeki o kara, kapkara acı…içinden atışı bile dindirmiyordu ama sancısını. bilmiyordu, bilemiyordu ve kimseye de soramıyordu: neden?

Çok direndi mavi kız. Kalmak için elinden geleni yapıyordu aslına “gitmek istiyorum…” derken bile. Sertab Erener Bir Çaresi Bulunur” diye fısıldamıştı ona o bitmez gözüken karanlık günlerde. Hele bir uyuyup uyansa, her şeyi geride bırakabilir diye umuyordu mavi kız safça. Ama sonunda yenildi…ve bu kez gitti.

Çok da iyi etti.

Keşke daha önce gitseydim!

Şimdi, yalnızca bir ay sonra, bunu içi rahat, yüzü gülüyor, yeniden parıldıyorken, hoş bir kahkaha eşliğinde umarsızca söylüyordu mavi kız. Bu gün onca zaman sonra ilk kez dinlediğinde o şarkıyı, sanki bir başkasının anlattığı ona uzak anıları hatırlar hissetti kendini.

Bir çaresi bulunmuştu çünki. 

Thursday, October 14, 2010

Romanya'da sonbahar

Baharın ilk günü, Arap çöllerinde dünyaya gelmişti mavi kız. Ancak ne yeşile – yeşillere, ne de sıcak havalara düşkündü. Su buharı gibiydi ruhu, sis gibi – kıştan yeni uyanan doğanın “sabah mahmurluğu” vardı üzerinde hep ve belki de bu yüzden grileri, toz renkleri, mavinin değdiği şeyleri severdi. Dışı soğuk, içi sıcacık olanlara düşkündü. Mavi kız “bahar insanı” sayardı kendini, ama komşunun tavuğu misali, hep diğer baharda arardı saadetini. Onun güçlü tonlarına, allarına morlarına kapılır – bir becerebilse de onlara sarıp sarmalarsa kendini, sanki daha mutlu olabilirmiş sanırdı. Mavinin kahve tonlarına uyumu, suyun toprağa aşkı gibiydi onun sonbahara olan bu merakı…yumuşak ve rahat – soğuk ve yağmurlu bir günde, iç ısıtan bir kupa sıcak çikolata gibi.

Huzurlu bir melankoli.” derdi sonbahar için hisleri sorulduğunda. Ve hep “Ankara’ya en çok yakışan!” diye düşünürdü kendi kafasında. Şimdi Romanya’daki tek göz oda evinden dışarıyı izlerken anlıyordu, Ankara’ya en çok sonbahar yakışıyordu – evet; ama Romanya sonbahara daha çok yakışıyordu.


Uzun bir fırt çekerek sigarasını bitirirken Ankara’ya, şehrine, kendisine en çok yakıştırdığı sonbahara en çok yakışanın o olmadığını gördü ve içi burkuldu mavi kızın. Rekabetten ölesiye korkan ve kaçan biri için, hazmetmek zordu bunu. Sigarasını söndürürken “en azından manzara muazzam…” diyordu. 

Wednesday, September 08, 2010

Monday, July 05, 2010

Friday, July 02, 2010

tatil.



Originally uploaded by
nepnep®
"Çok çok çok çok fazla çok çok (türk diline hakim olmayışı – olamayışı onu böyle kısır bırakıyordu betimleme denemelerimde ) fazla, böyle – başa çıkılamaz derecede çok korkunç zamanlar yaşadım şu son 1 yılda." dedi mavi kız karşısındaki kırmızı adama. "En azından benim için öyleydi, çıkamadım başa zaten dolayısıyla da." Bir enkaz halinde kaçmıştı o en güvendiğinin yanına. Kırmızı adam onu bakışlarında saklı sessiz bir sana nolmuş???la karşıladı önce, ardından sen kimsin ve mavi kıza ne yaptın?!a dönen o bakışlar, sonunda AMAN TANRIM!!!a ulaştı ve 'ev' dedikleri o kuru yere oldukça sert ültimatomlar uçması ile sonuçlandı…


uzun bir süre sabırla mavi kızın konuşmasını bekledikten sonra kırmızı adam dayanamayarak sordu "neyin var?" diye.

O kadar çok istiyordu ki anlatmak mavi kız, her ne varsa içinde hepsini orda içinden atmak. Ama bir türlü hiçbir ses çıkmıyordu ağzından. Konuşamıyordu...o yine susuyordu.

"neden cevap vermiyorsun?" diyerek sinirlenmeye başlamıştı kırmızı adam. Çaresizlik ne alışık olduğu, ne de başa çıkmakta başarılı olduğu bir konu olmamıştı hiçbir zaman.

Nasıl anlatılabilir ki bu, cevap vermek istiyorum – ama ağzımdan ses çıkmıyor! nasıl denir ki gerçek bir gerzek gibi görünmeden?! diye düşüyordu mavi kız ama sonunda dayanamadı ve patladı kırmızı adam "bir şey söyle – herhangi bir şey!".

Mavi kız bir sürü "bilmiyorum"dan sonra "gerçekten güvendiğim ve beni gerçekten sevdiğine inandığım birine ihtiyacım var…sana ihtiyacım var" diyebildi hıçkırmadan hemen önce. Ve işte o zaman sımsıkı sarıldı kırmızı adam ona.

Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerle aynadaki yansımasına bakarken ve içeride telefonla konuşan kırmızı adamın hakkında "ölüyor! ve siz bunu göremiyorsunuz… onu öldürüyorsunuz!" dediğini duyarken, Stephenie Meyer acaba bu tür bir kırmızılıktan mı bahsediyordu? diye düşünüyordu. Evin yavru, gri kedisini kucağına alıp onunla oynarken, kısık sesle bir melodi mırıldanmaya başladı sonra.

4 gün sürdü yaralarını sarmak. 4 gün boyunca ona dair her şey yine yeniden yerine oturmaya çalıştı. Ve 5. günde yine yeniden  mavi kız vardı.


Defterini açtım önüne ve başladı yazmaya. Hayatında olanı, olması gerekeni, olmasını istediklerini ve nasıl olacaklarını. Artık zamanı vardı, yeniden hali vardı. Tatile gidiyordu – uzun bir tatil yapacak, aldığı kararları tek tek hayata geçirecekti – kediye baktı ve sesli olarak "bana şans dile..." dedi.

Tuesday, June 22, 2010

Saturday, June 19, 2010

which way?!

Personally speaking, the thing that bugs me most about growing up is the “growing apart” part. The change in time and place, I handle just fine – thank you very much. But the drastic changes that everyone around me seems to be going through nowadays, more importantly the way they project it on to me, is just a bit too much to handle. I won’t reveal the dirty laundry here – or what and how they project…but there is two milestone developments that hit home too close:

Dicle, my class and fate mate, is getting married today…MARRIED!!! Which is good, because they really do seem to be right for each other – it’s always great when you see two good people happy. But also very bad, because she had plans, we had plans damn it! She was going to be so much more than “a wife”…there was so much we were going to accomplish academically and professionally – now I’m not even sure if she’ll finish her PhD.  

Derya, who I’ve been glued to since forever (since 1992 to be specific), graduated just two days ago from her second university and yesterday got herself a job (by accident I might add), which again is great news. The bummer is that the said job is in Istanbul…which is so not Ankara. We’ve never been apart for more than a month (and that was only for vacations and stuff) since the first gulf war!!! No matter how mad I get at her (I’m not even getting into the whole “my two best friends started dating!!!” thing – still have trouble adjusting to it sometimes.), the truth is I do love her…dearly. Plus I’m not sure if I function properly without her…

I know it’s selfish to think about stuff like this as if they’ve got anything to do with me, it’s their lives after all…but that’s just me – selFISH!
^_~

Monday, June 14, 2010

"neydim değil, ne olacağım" demeli insan

bir zamanlar çok cesurdu mavi kız. yersizce, aptalca cesurdu hem de. cehaletin verdiği cesareti ile hem boyundan, hem yaşından büyük işlere gözleri açık balıklama atlardı...biraz morardığı da olurdu, zaman zaman yara bere aldığı da - ama önemsiz küçük sıyrıklar, çok da derin olmayan kesikler, sadece bastırınca acıyan çürüklerdi bunlar hep. 

sonra birşey oldu.

noldu?!

hafif gümüş simli, lilalı - sarılı bir sis perdesi var hikayenin tam da bu noktasına oturmuş...sesler var, alaylı bir havada, uzak ve boğuk kelimeler var, anlamsızca uçuşan. hızla hareket eden, sert ve kaba bedenlerin silüetleri var, kim olduklarını çıkarmak mümkün olmayan. 

birşey oldu ama, noldu bir türlü hatırlayamıyordu mavi kız"bir noktada cehaletin sona erdi..." diyordu içindeki bir ses. cehaleti ile birlikte cesaretini de kaybetmişti anlaşılan. o artık korkuyordu - çok korkuyordu.